“DÜNYA SU  GÜNÜ” – BİR GÜN YETMEZ !

Teknoloji ve Şehirleşme tabiatın ve  tabiattaki  suların kirlenmesine  yol açıyor.  İnsanlar Çevre konusunda yeterli eğitimi almadıkları için Çevre Kanunlarına saygı göstermiyorlar, bu nedenle  tabii su kaynakları gittikçe kirleniyor.   Tabiatın kendini onarma yeteneğinin bir hızı ve sınırı vardır.   İnsanların tabii suları kirletme hızı  tabiatın onarma hızından daha yüksek olduğundan sonuç insanlar için çok kötü oluyor: zehirlenmeler, bitkilerin kuruması, arazilerin çoraklaşması gibi sonuçlar görüyoruz;  sanki Tabiat ve  Su insandan  intikam alıyor.İşte 22 Mart Dünya SU GÜNÜ bize SU’yun önemini hatırlatıyor.

Tüm canlılar için hayatın en önemli unsuru olan SU’yu 22 Mart  “Dünya SU Günü” olarak hiç değilse yılda bir gün anmak çok anlamlıdır.  Ancak, günümüzde, teknolojinin ve şehirleşmenin atıkları ile kirlenmiş olan tabii suların yılda bir kez  anılması bence yetmez.

Bugünkü kötü su kullanımı ve tabiatı kirletme şartlarından dolayı artık tabii suları olduğu gibi kullanmaya çekiniyoruz.  İçmeden kullanmaya, sanayiden turizme kadar her yerde  suyu önce fiziksel, sonra kimyasal ve bakteriyolojik açılardan dikkatlice inceliyor ve daha sonra kullanabiliyoruz.   Tabii suları incelemeden ve tekniğe uygun olarak şartlandırmadan kullananlar çok sorunlar yaşıyorlar.   Tabii suların kirlenmesini önlememiz ve gelecek nesillere daha temiz tabii sular  bırakmamız her birimizin ve özellikle teknik kişilerin asli görevi olmalıdır.

İnsan ve tabiat için SU’yun alternatifi yoktur.   Günümüzde,  Enerji’nin bir çok alternatifi bulunuyor: petrol veya kömür yerine  güneş enerjisi, rüzgar  enerjisi veya atom enerjisi

kullanmak mümkün olabiliyor.  Fakat, yaşayabilmek için kaliteli SU’dan başka bir sıvıyı içemeyiz,  gıdamızı elde ettiğimiz bitkileri kaliteli SU’dan başka bir sıvı ile sulayamayız.  “SU’YUN ALTERNATİFİ YOKTUR.”

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu tarafından yayınlanan “2001 yılı Dünya Nüfusunun Durumu Raporu”na göre, dünyada yaklaşık 1,5 milyar insan sağlıklı içme suyu bulamıyor ve önümüzdeki 25 yıl içerisinde dünya nüfusunun üçte biri mutlak susuzluk tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO – www.who.int ) verilerine göre dünyada her gün yaklaşık 25 bin kişi sağlıksız su kullanımından dolayı ölüyor.   Tifo, Kolera, Dizanteri gibi ölümcül hastalıklar SU  ile insana geçtiği gibi, gerek atık suların gerekse zirai gübrelerin kuyu sularına bulaşması sonucu Amonyak ve Nitrit gibi kimyevi maddelerden insan sağlığı bozuluyor. Ayrıca yer altı sularına ulaşan zirai ilaçlardan meydana gelen zehirlenmeler de insan ölümlerine yol açabiliyor. 

Bizden çok  önce sanayileşmiş ve şehirleşmiş olan  ülkeler 1930 lu yılların başlarından başlayarak  kendi tabii sularını kirletmişler.   Bu ülkeler, bu problemin farkına vardıkları için şimdi çok iyi çevreci eğitimler ve çok katı kanunlar ile kendi tabii sularını kirletmemek için ellerinden geleni yapıyorlar.  Kendi ülkelerini kirleten sanayi dallarının ( tekstil boyası, dericilik gibi) Türkiye’de ve geri kalmış ülkelerde gelişmesine  gayret gösteriyorlar.   SU’yun önemini çok iyi kavramış olan eski sanayi ülkesi  Amerika Birleşik Devletleri  halka SU’yu hatırlatmak için yılın bir günü (22 Mart) ile yetinmiyor.  1991 yılından bu yana A.B.D., her yıl Mayıs ayının ilk haftasında “Milli İçme Suyu Haftası”nı kutluyor ve bir hafta boyunca ülkede SU ve özellikle insanın içtiği su konusu hakkında halk bilgilendiriliyor.  Üyesi bulunduğum  su derneği AWWA ’nın sitesinden bu konuda daha çok bilgi edinebilirsiniz: www.awwa.org/dww .

Ülkemizde sanayi geliştikçe ve şehirleşme oluştukça, biz de  Batı dünyasının eski durumu  gibi tabii sularımızı kirletiyoruz.  Batı ülkelerinin eskiden yapmış olduğu yanlışlıkları görmezlikten geliyoruz, onlardan ders almıyoruz.   Çevre kanunlarını hazırlıyoruz fakat, “kanunsuz” gece kondu yönteminin uygulandığı gibi,  gene kanuna uymayan şekilde atık sularımızı iyileştirmeden tabiata veriyoruz 

Fırsat çıktıkça tabii suları  kirleten sanayicilere  yaptıkları hataları anlatıyoruz, fakat, aldığımız cevaplar çok ilginç, hatta korkunç:  “Batı ülkeleri  işletmelerinin parasını amorti edene kadar tabiatı kirletmişler, şimdi de tabiatı kirletmek bizim hakkımız, tabiatı kirletmeden ürün imal edersek onlarla rekabet edemeyiz!!”.  İşte bu düşünce ile hareket edildiğinde kendi ülkemizi ve kendi tabii sularımızı bozuyoruz, belki sanayi ürünlerini şimdilik biraz ucuza mal ediyoruz, fakat tabii sularımız kirleniyor, bunun sonucunda sağlığımızı ve zirai ürünlerimizi kısmen kaybediyoruz.   Bir sektörün kazanması ve gelişmesi, buna karşılık   insan sağlığının ve tarımın azalması acaba  dengeyi sağlayabiliyor  mu?

Bazı turizm işletmeleri, çevrenin görünümünü bozmamak için atık sularını yandaki kanala veya denize vermiyorlar.   Fakat, tabiatı ve tabii suları daha çok kirleten  bir yöntemi kullanıyorlar:   kuyular açıyorlar ve  atık sularını doğrudan yer altına enjekte ediyorlar!!  Güneş ve hava ile temas etmeyen bu atıkların kaç yüz yıl boyunca yer altını ve yer altı sularını kirleteceğini düşünebiliyor musunuz?

Kanunlara göre tapulu arazilerde dahi yerin altı devletindir.   Devletin yer altına nasıl sahip çıkacağı kanun kitaplarında çok güzel açıklanıyor, fakat,  gece kondu örneği gibi isteyen kuruluş yerin altından istediği kadar su alabiliyor ve yer altına istediği kadar  kirli su verebiliyor.  

Bilgisizce tabiatı kullanmak bazen çok kısa zamanda kötü sonuçlar verebiliyor.   Örneğin, İzmir Çiğli’de bulunan  Organize Sanayi Bölgesinde bilgisizce açılmış olan kuyulardan çok su çekildiği için bölgenin bir kısmı bir metreden fazla çöktü.  Bunun sonucu olarak bu çöken bölgede önce kanalizasyon sorunları yaşandı ve daha sonra, bu yılki yoğun yağmurlar sonucunda bu bölgeyi sel bastı,  trilyonlara varan ekonomik zarar oldu.   Atık sularını yer altına enjekte eden işletmelerin de pek yakında büyük sorunlar ile karşılaşacağını beklemeliyiz.  Çünkü tabiat ve SU bir tür intikam alır, tabiata yapılan kötülüklerin sonucunda  muhakkak  bir grup insan zarar görür.

Tarım alanlarında bilgisizce kullanılan fazla gübrenin dahi tabiata ve tabii sulara zararı oluyor. Hollanda gibi bilinçli tarım yapan ülkelerde, fazla gübrenin tabiata verdiği zararın önlenmesi için  gübre kullanmanın dahi kanunları gelişmiş: bitkinin ve toprağın ihtiyacından daha çok gübrelemeye yasak getirilmiş.   Ülkemizde sanayi kuruluşlarının büyük bir kısmı  zirai arazilerin içine  kuruldukları için bu sanayi kuruluşların kendi kuyu suları ile yaşadıkları sorunların bir kısmı şirketimize yönlendiriliyor ve onlara çözüm üretiyoruz.   Çevredeki zirai alanlara fazlaca amonyaklı, üreli gübre atıldığında, yağmur veya zirai sulama suları ile gübreler yer altı sularına kadar geliyor ve kuyu sularının kalitesini bozuyor.  Daha önceleri içilebilen  kuyu suları zehirlenmiş oluyor.  Sonuçta, zaman zaman  bir grup işçi  içme suyundaki  amonyaktan dolayı zehirleniyor ve ayni günde hepsi hastahaneye kaldırılıyor.   Veya, ayni şekilde, gübreler ile bozulmuş kuyu sularını  kullanan bir gıda sanayiinin ürününde sorunlar çıkabiliyor.

Peki, bu sorunlar nasıl çözülecek?  Yılda bir gün SU’yu anmak ile hiçbir tabiat sorunu ve SU sorunu  çözülemez.   İlkokuldan başlayan ve ölene kadar devam eden bir eğitim ile ancak  tabiatın ve tabiattaki SU’yun işleme  yöntemini öğrenebiliriz ve tabiatı temiz tutmanın gerekli olduğuna inancımız gelişir.   Eğitimi yalnızca devletten beklemek doğru değil.   Teknik eğitim almış olan kişilerin tabiatı ve SU’yu anlamaları çok daha kolaydır.   Bu nedenle, öncelikle teknik kişilerin tabiat ve çevreyi iyi öğrenmeleri ve daha sonra yakınlarını ve çalıştıkları iş yerlerindeki kişileri eğitmeleri doğru olur. 

Belediyelerin de SU konusunda halkı bilgilendirmeleri gerektiğine inanıyorum.  Çünkü Belediyeler şehirlerin sahibidir.  Şehirlerde yaşayan insanlara içme ve kullanma suyunu  Belediyeler temin eder veya halkın kendi kuyu suyunu kullanmasına müsaade eder.   Büyük şehirlerde,  kentin suyunu temin eden İSKİ, İZSU, BUSKİ gibi müesseselerde SU konusunda bilgili uzmanlar bulunduğuna göre, bu uzmanların denetimi altında halkın bilgilendirilmesi mümkündür ve yapılmalıdır. 

Bugünkü usuller ve kanunlar ile çevreye ve SU’ya sahip çıkılamadığına göre Devletten de bazı yeni  çalışmalar beklemeliyiz.  Bu konuda birçok yeni fikirler üretilmeli ve denenmelidir.  Aklıma gelen bir fikri burada açıklamak isterim: DSİ – Devlet Su İşleri Türkiye sınırları içindeki suların en büyük sahibidir.  DSİ  kanunları hazırlanırken ülkemizde bugünkü kadar sanayi ve şehir nüfusu yoktu.   Yeraltında ve yer üstünde toplanan sular “tabii sular”dı.  Oysa bugün  sanayinin, turizmin, büyük şehirlerin kirli suları tabiatın  iyi sularını bozmaktadır. Yer altındaki suları çok iyi tanıyan  DSİ,  bu suların temiz tutulması için hangi önlemlerin alınması gerektiğini en iyi anlatacak müessesedir.    DSİ, Bölge müdürlükleri aracılığı ile, bölgelerinde bulunan sanayi kuruluşlarına SU’yun tabiattaki durumu,  nasıl kirlendiği ve kirli suların insana ve tarıma zararları  konusunda eğitimler verilebilir görüşündeyim.  Diğer yandan da,  yeraltındaki suların sahibi olan DSİ bu suların bozulmasına müsaade etmeyecek  bir zabıta ekibi kurabilir ve yer altının kirletilmesini engelleyebilir.

Her  konunun başı EĞİTİM’dir.   Kişiler SU konusunda ve tabiatın işleyişi  konusunda iyi eğitilmedikçe, ne kadar katı kanunlar olursa olsun,  kanunlar tatbik edilemez ve atık suların kendi iyi sularımızı bozması engellenemez.  Sonuç olarak, kötü sular ile insanlarımız hastalanır, tarımımız bozulur ve kaliteli sanayi ürün imal etmek zorlaşır.  Biz, çocuklarımız  ve torunlarımız bu ülkeyi terk edip başka bir ülkeye göç edemeyeceğimize  göre tabii sularımızı ve topraklarımızı kirli sular ile bozmayalım.  Çocuklarımıza ve torunlarımıza  üzerinde yaşanabilir bir ülke bırakalım. 


Yük. Müh. Enis Burkut / Termodinamik Dergisi - Nisan 2002